Challenge İstanbul 2023

Geçen sene katıldığımda ismi “Boğaziçi Triatlonu” olan ve bu yılın içinde barındırdığı seçim takvimine ve yaşadığımız deprem felaketine rağmen yılın başında açıklandığı tarihte yapılabilen nadir yarışlardan olan Challenge İstanbul Triatlonu benim için sezonun ana hedeflerinden biriydi. Genellikle Nisan – Mayıs aylarında yapılan Gelibolu Triatlonu’nun, açıklandığı tarihe denk gelen seçim nedeniyle iptal edilmesi sonrasında takvimlerde elle tutulur bir tek bu yarış kalmıştı. Seçimden sonraki aylarda Gelibolu’nun yeni tarihi 17 Eylül olarak açıklanınca 3 Eylül’de yapılacak olan Challenge yarışı aslında Gelibolu için yapılacak bir antrenman haline gelmiş oldu.

Tabi bu yarışın çok ayrı kendine has bir atmosferi var. Dünyada iki kıtaya uzanan tek triatlon yarışı olma özelliğine sahip. Kıtaları birbirinden ayıran boğazda yüzmek gibi bir ayrıcalığa eriştiriyor yarışanları. Yarış boyunca bir parçası olunan manzara, içine girilen atmosfer ve yarışta olmanın yaşattığı hissiyat gerçekten çok değerli. O yüzden antrenman odaklı da olsa, olimpik mesafede hedef yarış da olsa çok hoş anılar ve tecrübeler kazandırma potansiyeline sahip olan özel bir yarış olduğu gerçeği değişmiyor.

Benim için bu sezonun önemli hedefi orta mesafe olan Gelibolu Triatlonu’nu bitirebilmekti. Antrenmanlarım, periyotlamam ve tüm mental hazırlığım buna yönelikti. Dolayısıyla hedef yarıştan 2 hafta önce koşulacak olan Challenge yarışı için ortaya çıkan ara hedef; bedeni dinlemek, mümkünse biraz zorlamak, beslenme metotlarını denemek, geçen seneki süreyi kısaltmak ve en önemlisi tüm bunları yaparken keyif almaktı.

Ağustos ayında koşulan Balıkesir Süper Sprint Triatlonu’nun yüzme etabında yaşadığım konsantrasyon kaybı ve nefes ritmini tutturamama gibi sorunları tekrar ettirmeden geride bırakmak istiyordum. Kendimi boğazın ılık sularına bırakıp ilk birkaç kulacı attıktan sonra içinde bulunduğum suyun Balıkesir’in havuz suyunun yanında çok daha muhteşem olduğunu ve kaygılarımın ne derece yersiz olduğunu anladım.

Yüzme

Geçen seneden gelen yarış tecrübesi ve boğazdaki akıntı mekanizmasını bildiğimden dolayı yüzme sırasında nasıl bir rota çizilmesi gerektiğini bilerek yarışa başladım. Kıyıdan özellikle açılmalı ve bu sayede akıntıdan maksimum ölçekte faydalanmak gerekliydi. Bu nedenle yarış başlangıcında kimseyle kesişmeden açığa rahatça yüzebileceğim şekilde kendimi platformun en sağında konumlandırdım. Soldan suya atlayan kişilerin açığa doğru yüzmeleri, diğer yüzücülerle kesişecek olmaları nedeniyle daha zor. Hatta solda kalan yüzücüler, orta hattaki yüzücülerin yoğunluğuna bağlı olarak boğazın kıyı şeridinde kalmaya itilebilirler. Kıyıda kalmaksa ters akıntı kurbanı olmak anlamına geliyor.

Fizikte akışkanlar dinamiği görmüş olanlar boğaz hattının merkezinde olan akıntının şiddetiyle doğru orantılı olacak şekilde kıyı şeridindeki girintilerde ters yönde akıntılar oluşacağını bilir. Bu basit fizik kuralı sebebiyle yarışta birçok kişi için yüzme etabının bir kâbusa dönüştüğünü yarış bittikten sonra öğrendim.

Kanlıca – Küçüksu arasında koşulan yüzme etabında benim rotam bu şekilde oldu. Akıntının hızı ve benim yüzmelere doyamamam sonucunda görüldüğü gibi çıkışı kaçırdım ve yaklaşık 200 – 250m kadar gereksiz yere ters ve yatayda yüzmek zorunda kaldım. Buna rağmen çok keyifli ve hızlı bir etaptı.

Kanlıca’dan başlayan yarışın yüzme istikametinde bakıldığında hemen solda kalan bir girinti olduğu haritadan görülüyor. İşte bu girinti civarında boğaz hattının ortasında Marmara’ya doğru olan akıntının şiddetiyle orantılı olarak bir ters akıntı oluşuyor. Oluşan bu ters akıntı daha geniş perspektiften bakıldığında o girintinin oluşturduğu dairesel yapıyı merkezine alan bir girdap şeklinde davranıyor. Kanlıca’da platformun solundan suya giren yüzücülerin o cebe doğru itilmeleri ve ters akıntı girdabının içinde kalma olasılıkları çok yüksek. Nitekim birçok kişinin köprüye kadar yüzemeden ters akıntıda kalarak yarışı bıraktıklarını ya da çok fazla zaman kaybettiklerini öğrendim. Yapılması gereken köprüye gelinceye kadar açıktan yüzmek, köprüyü geçtikten sonra ise yavaş yavaş kıyıya yaklaşmaktı. Ben köprüden sonra kıyıya yüzme işini maalesef akıntının çok güçlü olduğunu kavrayamamamdan dolayı, geçen sürenin henüz çok az olduğunu ve daha yüzmem gerektiğini düşünüp kerteriz alma işine çok ciddiyet vermeyişim nedeniyle beceremedim. Yaklaşık 3 – 4 dk kaybetmeme neden olan iyi bir ders oldu. Bu hataya düşmemde çok tecrübeli olduklarını sandığım, çok iyi yüzdüklerini gözlemlediğim bir yüzücü grubunun da etkisi oldu. Grubun etkisinde kalıp, onların düştüğü hataya ben de kendimi atmış oldum. Fakat hatayı onlardan önce fark ettim. 🙂

Bisiklet

Değişim alanına girdiğimde yüzmede çok da fazla zaman kaybetmediğimi fark ettim. Bisikletlerin yarısından fazlası alandaydı. Akıntıyla sürüklenip finishi kaçırmış olmak ters akıntıda kalıp ilerleyememiş olmaya tercih edilir nitelikteydi. Bisikletimi alıp kendimi köprü elevasyonunu almak üzere yola vurdum. Yükseldikçe rüzgarın şiddetinin arttığı hissediliyordu. İlk kez bir yarışta aerobar kullanacaktım. Daha önce deneyim etmiş olmama rağmen yoğun rüzgar altında aerobar kullanmakla ilgili hafif endişelerim vardı.

Özellikle köprü üzerinden geçerken rüzgar çok sert hissediliyordu. Yandan esen rüzgar bisikleti düşürebilecek güçteydi. Dengeyi oluşturmak adına bisiklet duruşunu rüzgara göre ayarlamak gerekiyordu. Bu zorunluluk beni zaman zaman aerobar’dan kopardı. Bisikletin geçen sene yarıştığım bisiklete göre daha ağır oluşu da eklenince geçen seneye kıyasla biraz daha yavaş sürdüğüm bir bisiklet etabı oldu.

Köprü üzerindeyken maruz kaldığım güçlü yanal rüzgar, aerobar üzerindeyken gidon hakimiyetini zorlaştırıyordu.
Köprü haricindeki kısımlarda aerobar rahatlığı ve konforunu ilk kez yarış atmosferi içerisinde deneyimlemiş oldum.

Koşu

Basit bir hata nedeniyle koşu etabı benim için kâbusa dönüştü. T2’de bisikleti bıraktıktan sonra değişim sandığı içerisinden el yordamıyla alıp ağzıma götürdüğüm jelin, yarışta starter pack içerisinde verilen ve bana hiç iyi gelmediğini bildiğim bir markaya ait olduğunu gördüm. O anda zaten psikolojik olarak yıkıldım ama jelin %90’ını zaten tüketmiştim bile. Bunun beni etkilememesini umut etmekten başka yapacak bir şey yoktu ama ne yazık ki öyle olmadı. 3-4 dk sonra karnımda başlayan ağrılar bütün tadımı kaçırdı. O jelin o sandığa nasıl girebildiğini düşünerek kendime kızmaya başladım. Muhtemelen gece karanlığında değişim sandığını hazırlarken çantanın içinden çıkardığım jellerin hepsi aynıdır diye düşünüp markalarına hiç bakmamıştım ve bu araya karışmıştı.

Karın ağrısı koşu boyunca devam etti. Belki gider diye üzerine bildiğim markanın başka bir jelini tükettim ama nafile. 10km boyunca durmamak için çok çırpındım. Durmamayı başardım ama hedeflediğimden çok yavaş koşmak zorunda kaldım. Antrenmanlarda ne ara bittiğini anlamadığımız 10km mesafesi önümde büyüdü, büyüdü ve büyüdü. Bitmek bilmedi. Son lapte artık bitiyor olduğunu bilmenin getirdiği psikolojik bir rahatlama yaşadım. Finish takının altından geçtiğimde koşuda ortalama pace’im 5:20 olarak noktalandı. Yarışı tamamladıktan sonra karın ağrısından eser kalmadı. 🙂

Yanlış jel nedeniyle karın ağrısıyla kıvranarak koşmak zorunda kaldığım tatsız bir koşu deneyimi oldu.

Yarış Sırasında Beslenme

Bu vesileyle, yarışlar sırasındaki beslenme düzeninin mutlaka yarıştan önce “race simulation” antrenmanlarıyla birebir test edilmesi gerekliliğini yaşayarak görmüş oldum. Yarışın kaçıncı km’sinde veya kaçıncı dakikasında hangi jeli kullanacaksınız, hangi barı tüketeceksiniz, bunları nasıl taşıyacaksınız? vb. soru işaretlerinin yarıştan önce netleştirilmesi ve deneyim edilmesi şart görünüyor. Daha önce denemediğiniz, bilmediğiniz ve size yarış paketi içerisinde verilen hiçbir jel, bar vb beslenme ürününü yarış sırasında tüketmemek gerekiyor. Daha önce sık sık kullandığınız deneyim ettiğiniz ve sizi iyi hissettiren markanın benzer partiden gelen ürünleri kullanılabilir. Aynı marka aynı model ürünü 2 sene sonra yeniden aldığınızda içeriğindeki bazı maddeler değişmiş olabileceğinden ötürü sorun yaratma potansiyeli halen var demektir. Yeniden test etmek ve deneyimlemek gerekir. Bu konu ayrı ve bütünlüklü bir başka yazıyı hak ediyor.

Organizasyon

Daha önce bir federasyon yarışı olarak katıldığımız, bu sene ise Challenge ismiyle uluslararası bir marka adı altında koşulan Boğaziçi Triatlonu’na sanırım biraz yüksek bir beklentiyle katıldık. Yarıştan önceki gün expo alanındaki sessizlik, teknik toplantının duyurulan saatinden 10dk önce iptal edilmesi, bedeli Euro ile ödenen bir yarışın starter paketinin kaliteden uzak oluşu biraz moralleri bozdu. Koşuda CP noktalarında suyun bitmesi ve koşucuların yarışın sonlarında susuz kalmaları organizasyonun büyük eksikliğiydi. Her şeye rağmen bir Pazar sabahı boğazın, köprünün saatlerce trafiğe kapatılarak böylesine büyük bir yarışın koşulabilmesi için çalışan, çabalayan emek ortaya koyan herkese teşekkürler. İnanıyorum ki bu eksiklikler zaten federasyon tarafından görülüyor ve gelecek yıllar yarışı daha iyi ve güzel kılabilmek adına not ediliyordur.

Sonuç

Gelibolu yarı mesafe yarışından 2 hafta önce koşulan Challenge Istanbul’da yüzmedeki çıkışı kaçırmam ve koşu başlangıcında yanlış jel tüketmem sonucu yaşadığım sorunlar nedeniyle hedeflediğim sürenin altında kaldım. Fakat her yarış bir deneyim, önemli olan katılmak, yarışı sağlıkla ve keyifle tamamlayabilmek. Bunu başardığım için memnunum. Benim kontrolüm dışında kalan ve ters giden bu iki duruma rağmen geçen sene 2:54 olan süremi bu sene 2:43’e indirebildim.

Koşuya başladığım ilk zamanlar 5:20 pace ile koşmak benim için uzak bir hayaldi. Şimdi yanlış jel seçimi nedeniyle karnımdaki ağrıyla cebelleşirken 5:20 pace’e düşmek mecburiyetinde kalmak o günün penceresinden bakıldığında ilginç geliyor. İnsan bedeninin sportif gelişime verdiği tepkiler muazzam. Sadece bu gelişimi izlemek ve bedenin sportif adaptasyonunu deneysel olarak gözlemlemek bile spor dolu bir hayat tarzı için yeterli bir neden.

PS: Bu satırları Gelibolu Triatlonu’nu koştuktan sonra yazıyorum. Asıl büyük mücadele, tarihi Gelibolu topraklarında verildi. Bir sonraki yazının konusu o olacak.

Yorum bırakın

oveka.net – Her hakkı saklıdır – 2025