Gelibolu Triatlonu 2023

Sezon başında hedef yarışım olarak gözüme kestirdiğim Gelibolu Triatlonu, siyasi seçim takvimiyle kesişince iptal edilmiş ve sezondaki ana motivasyon ve disiplin kaynağımdan uzaklaşmak zorunda kalmıştım. Yarışın iptal edildiğinin duyurulması bu sezonun es geçildiği düşüncesini doğurmuştu bizlerde. Fakat sıcak bir yaz sabahında Gelibolu yarışının Eylül’ün 17’sinde yapılacağı haberini alınca hem sevindim hem de tedirgin oldum. Sevindim çünkü sezonun ana hedefini kaybedip şimdi tekrar bulmuştum. Tedirgin oldum çünkü beni disipline sevk edecek olan ana hedefin yokluğunda boşlukta savrulmuş ve antrenmanları düşük hacimde sürdürmüştüm. Yeterince hazır değildim. Diğer taraftan duyurulan yeni tarih İstanbul Triatlonu’nun 2 hafta sonrasına denk geliyordu. Olabilecek miydi acaba?

Antrenörümle değerlendirdikten sonra bunun olabileceğine karar verdik ve ben daha sıkı hazırlanmaya başladım. Yaz tatilimi Gelibolu’da yarışın yapılacağı çevrede bol bol bisiklet sürerek geçirdim. Bu antrenmanları ‘Çanakkale Günlükleri’ yazımda özetlemeye çalıştım. Yaz tatili sonrasında İstanbul Triatlonu’ndaki tecrübeyi ve deneyimi de cebime koyduktan sonra artık Gelibolu topraklarında ilk yarı mesafe triatlon yarışımı koşmaya hazırdım. Çok önemli bir mücadele beni bekliyordu. Yarışı bitirebileceğime dair kuşkularım son ana kadar sürdü.

1 Gün Öncesi

Bugüne kadar katıldığım bisiklet, koşu ve triatlon branşlarındaki tüm yarışlarda, yarıştan önceki günü hep dinlenerek geçirdim. Bu aslında bilinçli alınmış bir karar neticesinde olmadı. Genelde başka şehirlerde gerçekleşen yarışlar için yarıştan önceki günler hep seyahate ayrılmak zorunda kalınan zaman dilimlerinden oluştu. Ya araba kullandım ya da yarış için de olsa yeni ve farklı bir şehre gelmenin coşkusuyla yarış öncesindeki günler hep gezmeye ayrılmış oldu. Yarış öncesindeki gün yapılan düşük hacimli ve düşük yoğunluklu ‘Shake-Out’ denilen antrenmanı hiç deneyimlemedim. Bu yüzden gidilen yeni şehrin atmosferini, deniz seviyesine bağlı oksijen yoğunluğunu ve nem seviyesi gibi karakteristik özelliklerini hiç deneyimlemeden yarışa girmenin, ortama uyum sürecini yarış sabahına ertelemek anlamına geldiğine dair kuşkular beliriyordu zihnimde. Sonuçta shake-out antrenman tanımının bir anlamı olmalıydı. Yarıştan bir gün önce, yarış ortamında nabzı küçük de olsa yükseltmenin bu uyum sürecini kolaylaştırabileceğini düşünüyordum.

Bu düşüncelerle benim için çok zor geçeceğini bildiğim Gelibolu yarışı öncesinde ‘shake-out’ antrenmanlarını yapmaya özen gösterme kararı aldım. Çanakkale’ye Cuma akşamında uçakla gelmiş olmamın da bu planı uygulamama yardımı dokundu tabii. Cumartesi sabahı Çanakkale merkezde 40 dk süren 7 km’lik bir ‘Run Check’ koşusu yaptım. Çanakkale’nin kendine özgü atmosferini deneyimleyerek yarışın yapılacağı koşullarda nabzımı yükseltmiş oldum. 1-2 saat sonra Çanakkale merkezden sırtımda tüm triatlon malzemelerimin bulunduğu çantayla Eceabat’a geçtim. Vapur Kilitbahir’e gidince sürüş mesafem mecburi olarak 5 km kadar daha uzamış oldu. Yarışın start alacağı nokta olan Kabatepe’ye 20 km kadar pedalladım. Hem bisikleti test etmiş hem de yarış atmosferinde bisiklet çevirme nabzını pratik etmiş oldum.

Yarış alanında kiti teslim alıp bisikleti hazırladıktan ve değişim alanına bıraktıktan sonra sıra yüzmeye geldi. Alalı yaklaşık 1 sene geçmiş olmasına rağmen hiç deneyimleyemediğim wetsuit ile yüzme antrenmanını nihayet yapma vakti gelmişti. Zor bir giyinme deneyiminden sonra kendimi Çanakkale’nin serin sularına attım. Deniz durgun ve sıcaktı. İlk defa deneyen biri olarak wetsuit’in yaşattığı hissiyata hayran kaldım. Adeta bir kayık gibi suda ilerleyebiliyordum. Suda her zamankinden daha yukarıda duruyordum. Bunun yüzme sırasında sudaki sürtünmemi azaltacağı muhakkaktı. 500 m kadar yüzdüm. Kendimi hiç yormadan tamamen suya alışmak için yaptığım bu küçük yüzme antrenmanında bile hiçbir zaman havuzda erişemediğim kadar hızlı yüzmüş olduğumu görmek beni sevindirdi. Sıcak suda bile ısrarla wetsuit giymek isteyen, wetsuitin yasaklandığı yarışlarda veresiye vermiş tüccar gibi morali bozulan triatletlerin hissettiklerini nihayet anlamıştım. Wetsuit, giymesi çıkarması zor ama yüzmeyi kolaylaştıran güzel bir şeydi. Bu mutlu deneyim beni yarınki yüzme etabından daha az çekinir hale getirmişti.

Sonuç itibariyle yarıştan bir gün önce küçük hacimli ve küçük yoğunluklu antrenmanlarla üç branşı da deneyimlemiş ve yeni gelinen şehrin kendine has atmosferinde üç branşta da nabzımı yükseltmiştim. “Kendimi gereksiz yere fazla yormuş olabilir miyim?” sorusuna hem yarıştan önceki akşam hem de bugünden baktığımda verdiğim cevap: hayır. Bir gün önce yaptığım antrenman beni fiziksel olarak yormuş bile olsa mental olarak yarışa hazırlamış oldu. Mental güç, fiziksel dirayetin bir adım önünde yer alıyor gibi. Eğer imkansız değilse, beyin, ‘yapacağım’ kararlılığı karşısında, tüm fiziksel unsurlara dediğini yaptırıyor. Yani hazır hissetmek, kendinizi ciddi ölçüde tüketmediğiniz müddetçe hazır olmaktan çok daha değerli.

Yarış Sabahı

Ankara’ya göre daha batıda olmanın getirdiği basit bir sonuçla yarışın başlamasına 15-20 dk kala havanın ancak alacakaranlık kıvamına gelmesi sirkadiyen ritmimi bozdu. Karanlık bir sabaha uyandığımda her zaman yapacağım işle ilgili kararlılığımı sorgular vaziyette bulurum kendimi. Bilinç altımda çalışan ‘Hava karanlıksa yat uyu’ anlayışına direnmekte hep zorlanmışımdır. O yüzden karanlıkta gerçekleşen yarış hazırlıkları boyunca kendimi bitkin ve isteksiz hissettim. Wetsuiti giymeye başladığımda hava yavaş yavaş aydınlanmaya başladı. İşte şimdi kendime geliyordum. Güneş görünürlüğünü artırdıkça hissettiğim enerji artıyordu. Mental gücün önemini gösteren bir başka deneyim daha!

Wetsuitleri giyerek start noktasında yerimizi aldık. O sırada denize koyulan dubaların ne kadar uzak göründüğünü sorgular vaziyetteydik ve bir dakika, o da ne? Rüzgar ne kadar yoğundu öyle? Denizde oluşturduğu dalgalar ne kadar da hırçındı? Dün girdiğim sessiz sakin Çanakkale denizi nerede? Nerede o güzel wetsuit deneyimleri? Hepsi o güzel atlara binip gittiler mi? Bu hırçın dalgalı denizde nasıl yüzecektim şimdi ben? Tüm yazını Çanakkale’de geçirmiş ve hiçbir defasında böylesi bir dalga ile karşılaşmamış biri olarak, kafamdaki bu deli sorularla, start noktasında kendimi suya atmıştım. Artık işte o güzel denizde yüzüyor başka bir ifadeyle dalgalarla boğuşuyordum.

Yüzme startında kurbanlık koyunlar gibi kaderimizi bekliyoruz. O sırada Kıvanç etrafından döneceğimiz ilerideki sarı dubayı gösteriyor. Dubanın uzaklığının yaşattığı tedirginlik değerli arkadaşım Emre ile yüzlerimize yansıyor. Emre’de şaşkınlık bende ise ‘ne işimiz var burda’ havası hakim 🙂 (bu arada kaşlarım lens :))

Yüzme

Çoğu yarışta olduğu gibi tekmeler ve oramdan buramdan çekiştiren ellerle birlikte yüzmeye başladım. Etrafından döneceğimiz toplam 4 duba vardı. Duba dönüşlerinde yığılmalar olduğundan dolayı bu geçişlerde tekmeler ve eller çarpışıyordu. Dalgalar gerçekten çok yoğundu. Bazı kulaçlarda nefes alamıyordum. Nefes almak için kafamı çıkardığımda yüzümde bir dalga patlıyordu. Üstelik bir miktar da su yutuyordum. Nefesimi dalga periyodunu uydurmaya çalıştım ama bu da zordu. Dalgalara paralel yüzmüyordum ve dalga periyodu ufak değişkenlikler içeriyordu. Bazen nefes alışım dalganın tepesinde olduğum ana denk geliyordu ve hemen yanımda yüzen insan ‘aşağıda’ kalıyordu.

Kabatepe plajından suya girip açıkta bir dikdörtgen çizerek 2 km’lik rotayı tamamladık. Dalgadan dolayı açıktaki uzun kenar yüzüşü yüzmenin en zor kısmı oldu. Yüzümüzde patlayan dalgalara karşı yüzmek zorundaydık.

Dalgalara rağmen yüzme etabından keyif aldım. Sudan çıktığımda hissiyatım yaklaşık 45 dk geçmiş olduğuydu. Saatimde 52 dk’yı görünce moralim biraz bozuldu. Değişim alanına girdiğimde birçok bisikletin halen orada olduğunu gördüm. Yüzme herkes için zor geçmiş görünüyordu. Nabzım yüksekti. Bisikletime atlayıp çok sevdiğim topraklarda bisiklet sürmenin keyfini yaşamaya koyuldum. Şimdi biraz sakinleme vaktiydi. Zorlu bir 90 km beni bekliyordu.

T1’de önümde uzanan 90 km’ye bakıyorum.

Bisiklet

Bisiklet rotasını yazın yaptığım sürüşlerden iyi biliyordum. Nerede nasıl bir eğimin beni beklediğini, hangi tırmanışlarda zorlanabileceğimi ve bununla bağlantılı olarak gücümü nerede nasıl kullanmam gerektiğini biliyordum. Sürüşe başladıktan sonra kafamdaki plana uygun olarak hareket etmeye başladım. Rota ilk önce Suvla Koyu yolunda git-gel içeriyordu. Suvla Koyu yoluna çıkar çıkmaz rüzgarın şiddetini hissetmeye başladım. Rüzgarın denizde oluşturduğu dalga etkisi bisiklete geçince biçim değiştirmiş, denizde yüzümüzde patlayan dalgalarla kendini gösteren rüzgar, şimdi iki teker üzerinde sırtımızdan çekiştiren bir ele dönüşmüştü. Rüzgarın yandan geldiği durumlarda bisikletin üzerinde dengeyi koruyabilmek bile çok zor oluyordu.

Suvla Koyu dönüşünden sonra karşıdan gelen takım arkadaşlarımı görmek içimi rahatlatmıştı. Herkes zorlu yüzme etabını bir şekilde bitirmiş ve kendini bisiklete atabilmişti. Karşılıklı selamlaşmalarla herkesin iyi olduğu bilgisini almış oldum. Conkbayırı kavşağına kadar arkadan esen rüzgarın iyileştirici etkisiyle gelmek beni dinlendirmişti. Zorlu Conkbayırı tırmanışına nispeten dinlenmiş ve beslenmiş olarak başladım. Yazın gerçekleştirdiğim sürüşlerden bu tırmanışın içeriğini iyi biliyordum. Çok fazla zorlamadan, en iyi sürelerimin biraz altında bir performansla tırmanışımı sorunsuz gerçekleştirdim. Tüm tırmanış boyunca aklım yine 1915’e gitti. Bu topraklarda verilen büyük destansı mücadelenin yanında bizim döktüğümüz ter, ortaya koyduğumuz mücadele hiç sayılırdı. Şükran, minnet ve derin saygı duygularıyla tırmanışı tamamlayıp inişe geçtiğimde yarışın kafamdaki check pointlerinden birini daha tamamlamış olmanın rahatına ermiştim. Şimdi Alçıtepe yolunda atacağımız 2 tur kalmıştı.

Alçıtepe istikametinde 2 tırmanış segmenti, Kabatepe istikametinde ise geneli inişli 1 kısa tırmanış segmenti bulunuyor. Bu yüzden Alçıtepe gidişlerinin hafif zorlu, Kabatepe gidişlerinin ise dinlenmeli kolay geçeceğini düşünüyordum. Fakat hiç öyle olmadı. Kuzeyden esen daha önce hiç görmediğim denli şiddetli rüzgar, geneli inişli olan Kabatepe istikametine gidişleri çok zor hale getirdi. %3/4 arası eğimle iniş olmasına rağmen pedal basmadan ilerleyemiyordum. Bu yolda harcadığım ekstra efor, yarışı çok zor hale getiren ana nedenlerdendi. Rüzgar beklemediğim kadar şiddetliydi. Yüzmeden çıktıktan sonra rüzgarın daha da şiddetlenmiş olduğu anlaşılıyordu. Aerobar olmayışı bu nedenle droplarda ilerlemeye çalışmak beni ayrıca yordu. Önümdeki bilgisayarın ekranındaki mesafe sayacının ağır ağır ilerleyişini izlemekten başka yapacak bir şey yoktu. Bisiklet sonrasında bir yarı maratonun beni bekliyor oluşunun bilinciyle rüzgara karşı çok fazla direnmemekte kararlıydım. Gücümü korumam gerektiğinin bilincindeydim.

Tarihi yarımadanın eşsiz coğrafyasında tırmanışlı güzel bir parkurdu. Fakat rüzgar bisiklet etabını çok zor hale getirdi. Özellikle Alçıtepe yolunda, açık arazide rüzgara karşı savunmasız durumdaydık. Burası yarışın en zor kısımlarından biriydi. Nabzın sınırlar dahilinde kalabilmesi için güç ve ortalama hızlar düşmek zorundaydı.

Son turda ortalama hızımın 27 civarında kalacağını anladım. Bu tahminimden oldukça düşüktü. Ben 90 km – 1000 m elevasyonlu parkuru ortalama 30 km hızda 3 saatte bitirmeyi planlıyordum. Öyle olamadı. Açıkçası yarış sırasında bunu çok da dert etmedim. Önceliğim bitirmekti. Değişim alanına girdiğimde bisiklet etabını 27,2 km ortalama hızla 3 saat 18 dk süreyle bitirmiştim. Rüzgarın yıpratıcı etkisi düşünüldüğünde hiç fena sayılmazdı. Dananın kuyruğu koşuda kopacaktı asıl.

Koşu

Her şeyin üstüne bir de yarı maraton koşacak olmanın bilinci beni bisiklette hep frenlemeye itti. Pedala her basışımda aklımın köşesinde bu vardı. Dolayısıyla oldukça temkinli hareket ettim. Rüzgarla savaşımda gereksiz güçlere çıkmaktan kaçındım. Değişim alanına girdiğimde kendimi iyi hissediyordum. Fakat İstanbul Triatlonu’nda yanlış beslenme nedeniyle yaşadığım kötü tecrübe, bende bir paranoya oluşturmuştu. Koşuya başlar başlamaz kendimi kötü hissedip patlayacağım korkusuna engel olamıyordum.

Değişimi tamamladım, ayakkabılarımı giydim, şapkamı taktım ve koşuya başladım. Antrenörümün her zamanki telkiniyle koşunun ilk adımlarını düşük hızlarda attım. 6 pacelerde 3-4 dk kadar ilerledim. Sonra yavaş ve kontrollü olarak hedef hızım olan 5:30 pace değerlerine geldim. Halen içimde her an patlayabileceğime dair bir korku vardı. 4-5 dk kadar gittikten sonra bu korkunun çok yersiz olduğunu fark etmeye başladım. Koşuya sanki bambaşka yepyeni bir fiziksel güçle başlamış gibiydim. Her şey tahminimden iyi gidiyordu.

Koşu parkuru Kabatepe yarış alanından Anzak Koyuna kadar git-gel şeklinde 3 turdan oluşuyordu. Dolayısıyla parkur otomatikman kafada 3 kısma bölünüyordu. 1. kısım bacaklarımın beynimi şaşırtan zindeliğiyle 5:30 dk/km hıza oturmuş olarak geçti. 2. kısım ortalarına doğru ilk tükenme sinyallerini almaya başladım. Bacaklarım zindeydi belki ama öğlen güneşinin altında koştuğumuz gibi bir gerçeklik vardı. Yoğun su kaybediyor ve aşırı terliyorduk. Başımdan aşağı döktüğüm sular ayakkabılarımda gereksiz bir ağırlığa neden olmuştu. Sağ kolumda da nedensiz bir ağrı hissetmeye başlamıştım. Bisiklet sırasında hiçbir belirtisini hissetmediğim bir ağrıydı bu. Zorlu yüzme parkurundan kalan bir hatıra mıydı acaba? Öyle olsa kendini bisiklette hissettirmez miydi? Koşuda neden kol ağrısı çekiyordum? Kollarımı en az kullanmak zorunda olduğum branş koşu değil miydi? Yine kafamda deli sorular belirmişti.

2. kısmın sonlarına doğru kolumdaki ağrı iyice moralimi bozmaya başladı. Ufak kol esnetme hareketleri ile kısa rahatlama geçişleri yapabiliyordum ama ağrının geri gelmesi uzun sürmüyordu. 3. kısımda artık hızlıca mental olarak tükenmeye doğru gidiyordum. Geçişlerde takım arkadaşlarımı görmenin rahatlatıcı etkisi oluyordu ama onlar için de durum farksız görünmüyordu. Yüzme zor geçmişti, bisiklet aşırı rüzgarın etkisiyle çok yıpratıcı şekilde geride kalmıştı ve şimdi öğlen güneşinin altında tırmanışlı bir koşu parkurunda gittikçe tükenen fiziksel gücümle yarışa tutunmaya çalışıyordum. Son dönüşten sonra artık yarışı tamamlamak için yürüyebileceğim bir mesafenin kalıp kalmadığını sorgulamaya başlamıştım. Sonunda mental irademin artık güçsüzleşmesi karşısında yenildim ve koşu parkurunun tam ortasında konumlandırılan beslenme istasyonunda durdum. Elma, portakal ve muz gibi katı besinler aldım ve bir süre yürüyerek bunları tükettim. Yürümek ve beslenmek iyi gelmişti. 1-2 dk kadar yürüyerek kendimi dinledim. Artık finishe biraz olsun toparlanmış olarak çok düşük bir hızda da olsa koşarak gidebilecektim.

Koşunun sonlarına doğru tükenmiş olsam da kramp gibi herhangi bir sorun yaşamamış olmak sevindiriciydi. Yavaşladım hatta yer yer durup yürüdüm fakat yüzme ve bisikletin üstüne, koşuya ilk başladığım dönemlerde koştuğum yarı maraton performanslarının çok üzerinde bir performansla koşmuş olmak sevindiriciydi.

Finish

Ve işte tüm hikayenin tamamlandığı, uğruna bütün mücadelenin adım adım, pedal pedal, kulaç kulaç inşa edildiği o yerde, kırmızı halıdaydım. Zor da olsa, bir noktadan sonra tükenmiş de olsam her şey normaldi. Düzgün beslenmiş, gücümü iradeli kullanmış ve her şeyin ötesinde keyif alarak yarışı sağlıkla tamamlamayı başarmıştım. 6 saat 18 dk süren bir yüksek nabız macerası olmuştu bu. Müthiş bir deneyim, harika bir tecrübe. Artık triatlon sporunda çıtayı yarı mesafeye yükseltmiştim. Hem de Türkiye’deki en zor yarı mesafe parkurunu tamamlamış olarak.

Organizasyon

İlk cümleden ve kesin bir ifadeyle yarışın hakkını teslim etmem lazım: bugüne kadar katıldığım en kaliteli organizasyondu. Sanırım bunda az kişi olmamızın da etkisi vardı. Yarışan toplam 150 kişiydik. Bu anlamda sanki biz bize yarışıyor gibiydik. Parkurun zor oluşunun bilinmesi katılımın düşük kalmasına neden olmuş gibiydi sanki. Su ve yiyecek temini konusunda hiç sıkıntı yaşamadık. Hatta CP’lerdeki gençler olağanüstü ilgiliydiler. Koşuda durduğumda bütün yiyecekleri ısrarla ikram ettiler. Kendimi evimde gibi hissettim doğrusu J

Startta Mert Onaran’ın verdiği yarış brifingi, beni yine ‘biz bize’ hissetmeye sevk etti. Sanki bisiklet sürüşü için toplanmış ve start öncesi brifingi dinliyor gibiydik. Bir kişinin yüksek sesle konuşarak tüm yarışmacılara sesini duyurabileceği kadar az kişiydik. Bu beni rahat ve evimde hissettirdi. Bunu hissetmemde coğrafyaya alışık ve aynı zamanda da aşık olmamın etkisi vardı kuşkusuz. Nihayetinde federasyonunun eksiksiz gerçekleştirdiği harika bir yarıştı. Gerçekten eleştirebileceğim hiçbir şey yok. Emek veren herkese çok teşekkürler.

Sonuç

Yarıştan bir gün önce shake-out antrenmanlarının, düzgün beslenme akışının, doğru jel kullanımının, gücü iradeli kullanmanın ve güçlendirilen mental dayanıklılığın beni finishe getiren etmenler olduğunun farkındayım. Tabii ki aylara dağılan doğru antrenman temposunun da bunda çok büyük rolü var. Gelibolu gibi tarihi değeri çok büyük olan anlamlı topraklarda sergilenen mücadele ile çıtayı yarı mesafeye çıkarabilmiş olmak benim için çok anlamlı oldu. Bundan sonraki mücadele, yarı mesafede biraz daha kalarak devam edecek ve ana hedef süreyi kısaltmak olacak. Fakat tabii ki eğlenmeyi bırakmadan, yarış sürelerini kısaltma hırsının, bu işten aldığım keyif ve mutluluğun önüne geçmesine izin vermeden.

Finishe girerken ortaya koyduğum mücadele azmi ve yarışa tutunma kararlılığım nedeniyle gururluydum. Kendi adıma büyük bir iş başardığımın ve triatlonda çıtayı yükseltmiş olduğumun bilinciyle yarışı tamamlıyordum. Artık mesafe algılarım farklı olacaktı.

2023 sezonunu hedef yarışlar açısından böylelikle kapatmış oldum. Birkaç koşu veya bisiklet yarışına antrenman ve eğlence mahiyetinde katılabilirim. Artık 2024 sezonunun temelini atma, hedefleri belirleme ve buna dayanarak periyotları oluşturma vakti.

Yorum bırakın

oveka.net – Her hakkı saklıdır – 2025