Koestler’in romanının efsanevi özetini, George Büchner 1835 yılında yazdığı “Danton’un Ölümü” oyununda yapıyor: Devrimler kendi evlatlarını yer! Büchner’in yapıtında konu Fransız İhtilaliydi. Koestler ise sosyalist devrimi mercek altına alıyor. Devrimler değişse de Büchner’in tespiti değişmiyor.
Koestler, kitabının hiçbir yerinde devrimin ve öncüsünün ismini anmıyor. Fakat hem altı çok iyi doldurulan eleştiri unsurlarının uyumundan hem de kitapla ilgili edebi söylencelerden anlıyoruz ki topun ağzında Stalin’in Sovyet Rusya’sı var. Stalin’in kitaptaki ismi ‘Bir Numara” olarak geçiyor. Akıllara hemen meşhur distopya 1984’ün gelmesi normal. Fakat şu bilgilendirmeyi yapayım: bu kitap Orwell’ın 1984’ünden 9 yıl önce yayınlanıyor.
Devrimin mimarlarından Nikolay Salmanovich Rubashov, partiye ve Bir Numara’ya muhalif tutumları nedeniyle yakalanıp tek kişilik bir hücreye atılıyor ve roman boyunca onun ‘kaçınılmaz son’a doğru gidişini okuyoruz. Siyasi düşünceniz ne olursa olsun Koestler’in dili, sizi alıp Rubashov’un bedeninin içine sokmayı başarıyor ve gardiyanın demir sürgüyü her çekişinde çıkan soğuk ve sert ses adeta kendi kulaklarınızda yankılanıyor. Satırlarda gezinirken ayaklarınıza çöken ağırlıkla yürüyorsunuz cezaevi koridorlarını. Rubashov’un bedeninde işkenceye, sigara dumanına, neme, pisliğe maruz kalıyorsunuz. Ta ki finalde edebi bir şahlanışa varıncaya, sonsuzluğun omuz silkmesine şahit oluncaya kadar. Gerçekliğin sınırlarına davet eden cömertlikte bir kalem ustalığı..
Kitabın gerçekçi tahliller ve yapıcı eleştirilerle sosyalist sisteme yönelttiği sorgulamaları okumak, edebi zevkin yanında, okuyucunun yeni bir bakışla tanışmasını da sağlıyor. Rubashov’un hücresinde işkencecisiyle girdiği diyaloglar, dönüp tekrar okumaktan kendimi alamadığım yerler arasındaydı.

Yorum bırakın