Türkiye’nin doğusuna yolculuk yapmak yalnız fiziksel olarak yol almak demek değildir, bu yolculuk aynı zamanda zamansal bir geriye gidiş anlamına gelir. Bu yolculuk sürgünlerin, cezalıların, istenmeyenlerin, gemisi karaya oturanların, kovana çomak sokanların hayat hikayelerinin bir kesitidir. Hasbelkader yolu doğuya çıkmış batılılar bir şekilde bu cendereden kurtulmaya çalışırken, orada, üstünde ot dahi bitmeyen, çorak ve kavruk dağ yamaçlarındaki köylerde, kışın aylarca kar kaplı yolların ardında mahsur kalan, haberi dahi alınamayan kerpiç köy evlerinde doğan, büyüyen ve devinen hayatlar vardır. Bu hayatlar oradadır, orada olacaktır, onların gidecek bir batıları yoktur. Hastalıkların çamurlu köy yollarında kol gezdiği, ilacın ve doktorun kar kaplı köy yollarını aşamadığı, ölümü çok iyi bilen fakat yaşamaya bir o kadar yabancı insanlar oradadır ve hep orada olmaya devam edeceklerdir. Doğusuyla batısı arasında yalnız kilometre farkı değil aynı zamanda on yıllar olan ülkemiz Türkiye’nin gerçekliği budur.
Hakkâri’nin Pirkanis köyüne sürülen öğretmenin görevi sırasında yaşadığı yabancılık, yalnızlık, umut ve umutsuzluk, çaresizlik, bölge halkıyla olan ilişkiler ve bürokrasiyle olan mücadeleyi okuyoruz kitapta. Mercek altına alınan konu hiç şüphesiz çok değerli ve başlı başına kitabı okunmaya değer kılıyor, fakat bunun ötesinde kitabı benzersiz kılan unsur; sahip olduğu dil ve üslup. Benim daha önce eşine rastlamadığım şiirsellikte yalın bir anlatısı var. Çamurdan inşa edilmiş bir gökdelen gibi masalsı bir gerçekçilikte, basit ve yalın cümlelerin üzerinde, Mezopotamya’nın tüm kadim uygarlıklarının yükseldiği, hüküm sürdüğü ve tarihin tozlu katmanlarında kalarak yok olduğu toprakların kültürel hazinesini taşıyor. Böylesi yalın cümlelerle bu kadar derin anlamların aktarılabileceğine şaşırarak ilerliyorsunuz. Sanıyorsunuz ki, derin anlamlar ağdalı kelimelerle, edebi olarak ustaca dizilmiş cümlelerle ifade edilmelidir. Fakat öyle değil, bu kitap, üzerinde ot dahi bitmeyen topraklarda, dünyanın geri kalanının hiç umursamadığı o sade, gösterişsiz, cakasız ve kimsesiz hayatların yalınayak varoluşu gibi anlamını da sadelikte ve basitlikte buluyor. Sıradan günlük hayatın içinden çıkan kelimeler ve cümlelerle taşıması bir hayli güç olan ağırlıkta anlamları çıkarıp sırtınıza yüklüyor. Kitabın akışı içerisinde karşınıza çıkan mektup, şiir ve anı kesitleri, akıcılığı bozmak bir yana, ana karaktere farklı açılardan bakmanızı sağlayarak anlatıyı ve hikâyeyi güçlendiriyor. Tüm derin anlamın yanı sıra bir de bu zorlu yaşamlara aynı anda farklı pencerelerden baktırarak okuyucuya nerede durduğunun önemini hatırlatıyor.
Herhangi bir kitabı başından sonuna aynı heyecan ve açlıkla okuduğum çok nadirdir. Bir yazar için bunu sağlayabilmek, okuyucunun heyecanını ve merakını kitap boyunca diri tutabilmek oldukça güçtür ve edebi ustalık gerektirir. Edgü, bunu başarıyor ve okuyucusunu sıcak koltuğundan kaldırıyor, elinin altında buğusu tüten demli kahvesinden mahrum bırakıyor ve Hakkâri’nin kardan yolları kapanmış dağ köyünde, cüzzamdan ölen bebeklerin, yokluğun ve çaresizliğin içinde debelenen hayatların içerisine, masalsı bir kâbusun gerçekliğine atıyor.
Yazarlığın ustalığı olduğu gibi okuyuculuğun da ustalığı vardır. Biliyorsunuz, kimi kitaplar okunur ve öğrenilir, kimileri ise yaşanır ve tecrübe edilir. Bu yaşanan ve tecrübe edilenlerden.
Türkiye gerçekliğini sessiz ve olanca sadeliğiyle yüzümüze vuran bu kitabın 1983 yılında Genco Erkal başrolünde ve Erden Kıral yönetmenliğinde filmi de çekiliyor. Filmi çekilen her kitabın yaşamak zorunda olduğu kırpılmadan bu efsanevi eser de payını alıyor ancak yine de izlenmesini tavsiye ederim. Kitabı okurken zihninizde şekillenen yüzlerin, filmi izlerken gözünüzün önüne gelen gerçek yüzlerle kesişimi, yönetmenin zihninden yansıyarak gerçekliğe akan film karelerinin, okuyucunun zihnindekiyle izdüşümü Türkiye gerçekliğine dair kavrayışımızı pekiştiriyor.
Kitapta geçen iki efsanevi kesiti buraya alıntılamak istiyorum. Biri doğuya zorunlu göreve giden öğretmenin içine düştüğü çaresizlik ve kimsesizlik karşısında yeşertmeye çalıştığı umudu anlatırken diğeri doğunun zorlu topraklarında doğan ve büyüyen hayatların dünyanın geri kalanından kopukluğunu ve yaşamak denen şeyin Hakkâri’nin dağ köyünde çok farklı bir anlama geldiğini ifade ediyor. Orada, o dağ köyünde Dünyanın dönüyor olduğu gibi saf, katıksız ve apaçık bir gerçeklik bile coğrafyaya bağlı olarak değişen eşitsiz yaşam standartlarının cenderesinde yok olup gidiyor, önemini kaybediyor.
“elbet sabah da olur, zamanı gelince, elbet, yalnız kentlerin, denizlerin, düzlüklerin üstünde doğacak değil ya güneş, elbet burda da, olduğumuz yerde de, karların, buzlu kayaların üstünde, ağaçsız çıplak dağlarda da doğar güneş, tüm güzelliğiyle, tüm korkunçluğuyla.”
“bütün öğrettiklerimi unutun.
dünya dönüyor, evet, ama belki de, burada, bu dağ başında dönmemesini bilmek daha doğrudur.
size hayat bilgisi dersleri verdim sevgili çocuklar, ama hayatın gerçek bilgisini, siz, kendiniz burada iki sınır arasında, bu dağ başındaki köyünüzden uzak kentlere gittiğinizde, askerliğinizde, öğreneceksiniz.
unutmayın ki, kitaplarda yazılanlar, okullarda öğretilenler her zaman doğru değildir.
benim için doğru olan, sizin için gerekli değildir.
eğer öğrettiklerimin çoğu böyleyse, bağışlayın beni çünkü ben başka bir yerden geliyorum yavrularım ve gördüğünüz gibi, karların erimesiyle de gidiyorum işte.
nereye gittiğimi kesin olarak bilmiyorsam da gidiyorum.
burada kalacak olan sizlersiniz.
burada yaşayacak olan sizlersiniz.
sizler, karın üstünde yalınayak yürüyüp ölmeyenlerdensiniz…”

Yorum bırakın