IRONMAN 70.3 Türkiye

Bu sene takvimimde yer alan birincil önemdeki yarış IRONMAN 70.3 Türkiye’ydi. Triatlon branşında sürdürdüğüm 3 senelik antrenman programımın meyvelerini vermesini beklediğim en önemli yarış bu olacaktı. Türkiye’de 10 yıllık geçmişi olan Ironman yarışını koşmak esasında bir triatlet için önemli bir eşiğin aşılması anlamına geliyor. Her ne kadar Ironman markası adı altında düzenlenen bir yarışın zaman zaman ticari kaygıları ağır basan bir organizasyon halini aldığına dair sinyaller gözümüze çarpsa da, halen camiada Ironman yarışları koşmanın önemli bir prestiji var.

Mesafe anlamında baktığımızda da 70.3 ile ifade edilen toplam mil mesafesi, 1,9 km yüzme, 90km bisiklet ve 21 km koşuya karşılık geliyor. Ben bu mesafeyi daha önce 2 kez Gelibolu’da koşmuştum. Üstelik Gelibolu yarışı Ironman’e göre çok daha yüksek elevasyonlu bir parkura sahip. Bu açıdan Gelibolu parkurunun daha zorlu olduğunu söylemek mümkün. Bu sebepten Ironman yarışının Gelibolu’ya kıyasla daha kolay geçeceği ve daha kısa sürede bitebileceği tahmin edilebilir. Fakat bir triatlon yarışında hesaplar ansızın altüst olabiliyor. Düz parkur veya elevasyonlu parkurlar kendine has stratejiler ve yarış taktikleri gerektiriyor. Parkurun gerekliliklerine göre hareket edilmez ise düz parkurda elevasyonlu parkura göre daha kötü sonuç alınması kaçınılmaz olabilir.

Yarış Öncesi Hazırlık Dönemi

2024 Ironman Türkiye yarışı benim kısa triatlon kariyerimin ilk Ironman yarışı olacağı için yarış öncesindeki antrenman döneminde heyecanlı ve istekliydim. Haziran ayı başında farklı bir antrenörle çalışmaya başladım ve bu sayede yeni antrenman modelleri öğrendim. Geçmiş 2 yıla nazaran daha farklı, daha teknik ve daha işlevsel çalışmaya başladık. Yaz döneminde her şey iyi gitti ve bu dönemi iyi ve verimli geçirdiğimi söyleyebilirim. Tabi her ne kadar yeni bir model uygulamaya başlasanız da bunun meyvelerini vermesi için belli bir dönem bu çalışma düzenini tekrar etmek gerekiyor. Eylül ayı başındaki Challenge İstanbul yarışı, bu yarış özelinde en iyi derecemi yapmış olsam da, henüz bu meyvelerin ortaya çıkmaya başlamadığını gösterdi. Bu yarıştan daha iyi sonuç almayı bekliyordum fakat henüz daha yürünecek yolumuz olduğunu görmüştük.

Challenge İstanbul yarışından sonra uzun bir hastalık dönemi geçirdim ve bu durum motivasyonumu ister istemez düşürdü. Ironman yarışına az bir dönem kalması nedeniyle trenin kaçtığını düşünmeye başladım. Üstelik beni hasta eden mikrobun, hastalanmadan önceki son 1-2 günümü izlediğimde havuzdan gelmiş olduğu anlaşılıyordu. Bu durum havuza ve yüzmeye karşı zaten yetersiz olan motivasyon ve isteğimi sıfır seviyesinin altına indirdi. Sonuç itibariyle Ironman yarışı öncesinde 2 ay boyunca hiç yüzmedim. Bisiklet sonrası brick antrenmanlarının bir kısmını zaten trenin kaçtığını düşünerek uygulamadım. Anlayacağınız yarışa gittiğimde karnemde kırıklar, zayıflar vardı. Yeterince hazırlanamamış olmam nedeniyle başarısız bir yarış geçireceğimi düşünüyordum.

Organizasyona Hazırlık ve Yarıştan Bir Gün Öncesi

Belek’e hayatımda ilk kez gidiyordum. Kasım ayının başında olmamız ve turizm sezonunun kapanmış olması nedeniyle büyük bir yoğunlukla karşılaşmayacağımızı düşünürken Belek’e varır varmaz ne kadar fazla yanıldığımı gördüm. Küçük bir tatil kasabası görmeyi beklerken kocaman arazilere yayılmış oteller, tek şerit gidiş geliş olan ama otoban yoğunluğunda akan yollar ve kalabalık mekanlar göze çarpıyordu. Ankara – Antalya yolunu da hafife almıştım. Yarıştan hemen önceki gün kat edilecek ve ertesi gün yarışılabilecek bir yol değildi. Bol virajlı, dur – kalklı, uzun ve yorucu bir yoldu. Yarıştan 2 gün önce gelmek gerektiğini anladım ama o aşamada yapacak bir şey yoktu. Zaten yarışa karşı umutsuz olduğumdan bunu çok önemsemiyordum.

Yarışın yapıldığı Land of Legends’a vardığımızda yüzlerce triatlet sporcunun yarış kaydı ve transition materyallerinin teslimi için koşturduğunu gördük. Büyük ve çok katılımlı bir yarış olacağı anlaşılıyordu. İlk kez bir Ironman yarışında yarışacak olmakla birlikte ilk kez böylesi kalabalık bir yarışta yarışıyor olacaktım. Daha önce katıldığım federasyon yarışları en çok 200 – 300 kişinin katıldığı çoğunluğu tanıdık olan biz bize yarıştığımız yarışlardı. Bu yarışta takım sporcularıyla birlikte 2000 sporcu olacaktı.

T1 ve T2 noktalarının birbirinden farklı yerlerde oluşu ve aralarında yaklaşık 1 km mesafe oluşu çok hoşuma gitmedi. Bunun lojistiğini planlamak zor oldu. Sanırım organizasyon da bunu bu şekilde planlamak istemezdi. Yarışın yapıldığı alan ve otel itibariyle bunu yapmaya mecbur kalmış olmalılar. Çünkü bu ayrı alanlar başta organizasyon için ekstra külfet ve iş yükü oluşturuyor. Yarış günü bunların ayrı oluşunun sporcular için çok büyük bir önemi olmayacaktı.

Yarıştan bir gün önce kendimi çok yormamaya çalışarak gerekli karbonhidrat beslenmesini yaparak uykuya çekildim. Yarış sabahı ise her zamanki gibi muz, yulaf ve yulaf sütlü kahvaltımı yaparak startta yerimi aldım.

Yüzme

2 aydır hiç yüzmüyor olmam nedeniyle yüzmeye tedirgin başladım. Umarım yüzmeyi unutmamışımdır diyordum kendi kendime 😊 İlk kulaçların ardından en azından hala suda ilerleyebiliyor olmam nedeniyle sevinçliydim. Fakat denizde Antalya’ya yakışmayacak ölçüde dalga vardı. Bu dalga hengamesinde yüzmek, su yutmadan kulaç atabilmek ve kerteriz için önünü takip edebilmek zor oluyordu. Tabi bu tüm yarışçılar için eşit derecedeki bir zorluktu, o yüzden çok fazla demoralize olmadan devam ettim. Kendi adıma tatsızlık yaşadığım konu, yüzme gözlüğümün su almasıydı. Yani yüzme dediğimiz sporda sadece tek bir malzeme kullanıyoruz ve son iki yarışımda da bu tek malzeme nedeniyle sorun yaşamış olmam nasıl bir şansızlıktır diye düşündüm. (Challenge Istanbul’da suya atlar atlamaz gözlüğümü kaybetmiştim ve bütün bir yüzme etabı boyunca gözlüksüz yüzmek zorunda kalmıştım.) Ironman’de ise gözlüğümün sağ tarafı sürekli su alıyordu. Bu önemsemeyeceğiniz, göz ardı edebileceğiniz bir şey değil maalesef. Gözlüğünüzün içinde biriken su ile yüzmek çok rahatsız edici bir durum. Biraz yüzdükten sonra durup sırt üstü uzanıp gözlüğün içine giren suyu boşalttım, gözlüğü yeniden bastırıp vakumlayıp yüzmeye devam ettim. Bir süre sonra yeniden su almaya başlamıştı. Çok can sıkıcıydı. Bunu 1,9 km’lik yüzme boyunca 6 kez yapmak zorunda kaldım. Yüzme sonuna kadar su alma sorunu devam etti. Zaten düşük performansım nedeniyle başarısız olmasını beklediğim yüzme etabı, bu gözlük kesintileri nedeniyle hepten başarısızlığa sürüklenmişti. Sudan çıktığımda saatim 46 dakika geçtiğini gösteriyordu. Kötü bir dereceydi ama moral bozmaya gerek yoktu.

Yüzmeden çıkıp wetsuitin üst kısmını çıkardıktan sonra yapılması gereken ilk iş yüzme skorunu kontrol etmektir.

Bisiklet

Bisiklete geçtiğimde düz parkurda sürmenin nasıl hissettireceğini çok merak ediyordum. Keşke yarıştan önce parkuru deneyimleme şansım olabilseydi diye düşündüm. Aerobar’a yatarak uzun süre kalkmadan sürmenin keyfini çıkardım. Ankara’da böylesi uzun kilometreleri elevasyonsuz alabilmek olanaklı değil. Ortalamada 10 km’de 100m gibi bir tırmanış yapmak zorunda kalıyorsunuz. Belek Ironman parkurunda 90 km’yi yalnızca 150m elevasyon ile tamamlayacak olmak benim için bir ilk olacaktı.

90 km boyunca yalnızca beslenme için birkaç kez aerobar’dan kalktım. Bisiklet etabından inanılmaz keyif aldım. Dümdüz hoş bir parkurdu. Çokça draft yapan sporcu gördüm, hatta bazıları benim arkamda da epeyce yol aldı. Bazılarını motorlu hakemler uyarıp arkamdan kovaladılar. Kendimi fazla yormadan, aklımın bir kenarında koşuya enerjimin kalması gerektiği düşüncesiyle, yarıştan önce antrenörümle belirlediğimiz beslenme stratejisine uyarak ilerledim. Bisiklet etabı boyunca yarışmanın hırsı ve heyecanından çok, düzde bisiklet sürmenin keyfini yaşamaya odaklandığımı söyleyebilirim. 90 km bu düşüncelerle hızlıca geçti ve koşu etabına dair endişelerim ve korkularımla T2’ye girdim.

Aerobar’dan kalkmadan keyifle pedallayarak 90 km’lik düz parkurun tadını çıkarmaya odaklandım.

Koşu

Koşunun ilk metrelerinde her iki ayak bileğimde de daha önce hiç deneyim etmediğim türde bir ağrı hissetmeye başladım. İşte dedim, her triatlon yarışında olduğu gibi bu yarışta da koşuda patlayacağım. Daha ilk metrelerdeyken bu belli olmuştu. Açıkçası çok moralim bozuldu. Bu bilek ağrısı hiç tanıdık değildi. Bisikletten kalmış olabileceğini, bikefitsiz sürüyor olmamdan kaynaklanabileceğini tahmin etmeye başlamıştım. Fakat tabi nereden gelirse gelsin bu ağrı vardı ve oradaydı. Bileklerim ağrıyordu ve beni koşu ritmimi düşürmeye zorluyordu. Çok moralsiz şekilde koşmaya devam ettim.

1, 2, 3 ve 4. km derken bileklerimdeki bu ağrının azalma eğiliminde olduğunu fark ettim. Birden moralim, motivasyonum ve yarışta kalma azmim değişmişti. Kendimi iyi hissetmeye başladım ve yarışa bakışım azalan bilek ağrıma paralel olarak yavaş yavaş geri gelmeye başladı. 5. kilometreden sonra bilek ağrım tamamen hissedilir olmaktan çıkmıştı. Bu tatsız hissi geride bırakmış olmak çok iyi hissettirmişti.

Fakat ne de olsa bu bir triatlon koşusuydu. Ben Gelibolu yarışlarının her ikisinde de koşu etabına iyi başlamış fakat 10. kilometreden sonra koşumu yavaşlatmak hatta birçok zaman durmak zorunda kalmıştım. Yine öyle olacağına dair tuhaf bir umutsuzluğum vardı ve ne zaman patlayacağım acaba diye düşünerek koşmaya devam ediyordum.

10. kilometre geride kaldığında belirgin hiçbir olumsuzluk hissetmiyordum. 11, 12, 13, 14. kilometrede devam ederken yarıştan hiç düşmediğimi, başta belirlediğimiz tempoya tutunmakta hiç zorlanmadığımı görüyordum. 14. kilometreden sonra yarışa bakışım tamamen değişmeye başlamıştı. Düşmediğimi ve patlamadığımı anladığımda zihinsel olarak bedenimi daha da rahatlatabildiğimi fark ettim. O kilometrelere kadar zihnimin içinde sürekli acaba ne zaman patlayacağım ve yarıştan düşeceğim düşüncesi vardı. Bunun gerçekleşmeyeceğini anladığımda zihnimin bedenim üzerinde kurduğu esareti ortadan kaldırmış oldum. Keşke en baştan bunu yapabilseydim. O andan sonra kendimi ve sınırlarımı tanımak ve zorlamak amacıyla koşu tempomu daha da artırdım. Başarabildiğimi görmek, yarışta geçen onca saat sonrasında bir yarı maraton mesafesinde, koşunun 15. km’sinden sonra tempo artırabiliyor olmamı görmek beni çok heyecanlandırdı ve mutlu etti.

Finishe doğru giderken bu yarışı tam anlamıyla “kazanmış” olduğumu anladım. Kaçıncı olduğum veya hangi süreyle bitireceğimin hiçbir önemi yoktu. Ben zihnimin içinde bu yarışı kazanmıştım. İlk kez bir triatlon yarışını, tamamen tükenmeden, bitmeden, patlamadan olanca diriliğimle tamamlamaya doğru gidiyordum. Finishe girdiğimde gerçekten onca antrenmanın ve emeğin karşılığını alabildiğim ve 5:30 saat sonra son derece diri bir şekilde Ironman yarışını tamamlayabiliyor olduğumdan dolayı kendimle gurur duyuyordum. Başarmıştım.

Yarışı 5:30 saatte tamamlamış olmaktan çok finishe güçlü ve dipdiri şekilde gelebildiğim için kendimi kazanmış ve başarmış hissediyordum. Bir yarıştan tüm beklentim buydu. Yarış boyunca keyifle koşmak ve finishte güçlü kalabilmek. Bu açıdan Ironman yarışını kendi standartlarım özelinde kazanmış ve başarmıştım.

Organizasyon ve Sonuç

Ironman gibi uluslararası bir organizasyonda yarışmak ve o meşhur kırmızı halıda finishe girmek çok güzel bir duygu açıkçası. Bunu yadsıyacak değilim. Fakat böylesi bir kalabalık içerisinde yarışıyor olmak beni tedirgin etmedi değil. Bisiklette birçok tehlikeli pozisyona ve geçişe maruz kaldım. Birçok yarışçının yeterli bisiklet tekniğine ve güvenli sürüş kuralına uymadığını veya bu kuralları bilmediğini gördüm. Bu sebepten her ne kadar son derece keyif alarak sürmüş olsam da, çevremi her zamankinden çok daha yüksek bir dikkatle kontrol ederek, kendimi zihinsel bir güvenlik çemberine alıp sürdüğümü söylemeliyim. Böylesi kalabalık yarışlarda startta daha yüksek bir faz farkı koyulmalı. Bu şekilde iç içe geçen bisiklet sürüşleri tehlikeli pozisyonların oluşmasına neden olabiliyor. Nitekim sürüş boyunca çok fazla kazaya maalesef şahit oldum.

Bisiklet dışında organizasyonda herhangi bir sıkıntı gördüğümü söyleyemem. Yüzme parkuru yeterince görsel uyaran ve düzenleme içeriyordu. Koşuda da yeterince CP vardı ve içme suyuna ulaşmak ve beslenmede herhangi bir sorun yaşanmadı.

Aldığım ve ulaşabildiğim sonuçtan son derece memnunum. Bu yarış, daha önceki Gelibolu yarışlarının zihnimde ördüğü sert ve yüksek duvarı aşmamı sağladı diyebilirim. Koşu boyunca yükselen bir tempo yakalayabilmek, finishe güçlü ve diri girebilmek triatlona bakışımı kökünden değiştirdi. Yarış dışı antrenman motivasyonumu yükseltti ve bir dahaki Gelibolu yarışında, yarım kalan hesabı görmek ve daha önce başaramadığımı başarmak konusunda iştahımı kabarttı.

Ironman yarışında işlerin iyi gitmesinin, tabi ki tesadüfe, o anki ruh halime veya doğrudan antrenman geçmişime bağlanamayacak oluşu ortada. Yarışa zaten yetersiz antrenmanla gitmiş ve yarışın son kilometrelerine kadar zihnimde “acaba ne zaman gücüm tükenecek?” sorusunu taşıyarak koşmuştum. Yarışı güçlü bitirişimin arkasında farklı bir antrenman metodunu deneyimlemek ve uygulamak olduğunu söyleyebilirim. Haziran ayı başında çalışmaya başladığımız antrenörümden yeni antrenman metotları ve farklı uygulama modelleri öğrendim. Daha önce yapmadığım farklılıkta yeni şeyler uygulamaya başladık. Haftalık olarak antrenmanlarımın yorumlanıyor ve karşılıklı iletişimde kalıyor olmak da süreci sürdürülebilir ve anlamlı kılmaya başlamıştı. Bu yeni çalışma modelinin ilk meyvesini aldığımız yarış Ironman oldu.

Hedefler ve Gelecek Planları

Benim katıldığım yarışlardan beklentim dereceler, kürsüler veya harika süreler değil. Birincil amacım keyif almak. Bunu başarabilmek için de finishi tükenmeden, bitmeden ve güçlü kalmayı başararak görmek istiyorum. Finishine güçlü girmeyi başaramadığım bir yarış tamamlanmış olsa bile zihnimde başarısız olarak kodlanıyor. Bu açıdan orta mesafede başarısız Gelibolu yarışlarından sonra ilk kez başarılı bir yarış bitirmiş oldum. Bundan sonraki hedefim Gelibolu parkurunu bu anlamda başarılı statüsüne yükseltmek olacak. Gelibolu benim için çok özel bir yer. Bu topraklarda bu işi yarım bırakmak istemiyorum.

Onun dışında koşuda kendimi ilerletmek ve daha başarılı sürelerle YM mesafelerini koşabilmek istiyorum. Bu mesafede başarı çıtasını yükseltmek ileride maraton mesafesini hedefleyebilmek için gerçekçi bir zemin oluşturacak.

Her geçen gün koşu antrenmanlarından daha fazla keyif alıyorum. Aldığım bu keyfin verdiği hazzı ve yaşam enerjisini kaybetmeden bu alanda sınırlarımı zorlamak beni heyecanlandırıyor.

2025 sezonu sürprizlere açık. Benim açımdan triatlondaki varlığımı pekiştirmek istediğim bir sezon olmasını diliyor ve amaçlıyorum. Bu açıdan daha önce katıldığım yarışları daha iyi şekilde koşabiliyor olmak sanırım sezonun birincil hedefi olacak. Bunu gerçekleştirdikten sonra belki sezon sonuna doğru yeni yarışlara katılmayı da düşünebilirim.

2025’te herkese keyifli ve sağlıklı bir spor sezonu dilerim.

Yorum bırakın

oveka.net – Her hakkı saklıdır – 2025