Sonsuz bir felaket sarmalında dönüp duruyoruz. Memleketin bir yerinde akıl almaz ihmalkarlıklar neticesinde bir felaket yaşanıyor ve bu felakete fiziksel olarak uzak ama manevi olarak yakın şekilde tanıklık ediyoruz. Kelimeler boğazımızda düğümleniyor, tam göğsümüzün üstüne bir yumruk gelip oturuyor ve yutkunamıyoruz. Sevdiklerimizin suratına bile bakacak takatimiz olmuyor. Kanımız çekiliyor, hareketlerimiz robotlaşıyor. İnsan olduğumuz için memleketin herhangi bir yerinde pisi pisine hayatlarını yitiren canlar için üzülüyor ve yetkililerin ihmalkarlığı karşısında öfkeleniyoruz. Sonra zaman geçiyor, tabi bu halde ilelebet yaşanmaz ya, hayata bir yerinden tutunuyor ve kaldığımız yerden devam ediyoruz. Yaşanan olay, silik bir hatıra şeklinde hafızalarımızda tutunmaya devam ediyor. Bir süre sonra memleketin başka yerinde başka bir felaket ve yine ucuz ölümler yaşanıyor. Yine kahroluş, yine tükenmişlik, yine öfke ve acı. Görevini layıkıyla yerine getirmeyenler yüzünden bir felaket sarmalında dönüp duruyoruz.
Her seferinde yetkililere, sorumlulara ve görevlilere sesimiz çıktığı kadar bağırıyor, anlatmaya çalışıyoruz: “görevinizi layıkıyla yapın, sorumluluğunuzu yerine getirin.” Her seferinde kültürümüze has boşvermişliğe, adam kayırmacılığa ve sorumsuzluğa isyan ediyoruz. Değişen bir şey olmuyor. Belki felaketlerin hemen ertesinde küçük bir farkındalık akımı başlıyor. Sorumlular kalın rahat koltuklarında otururken şöyle bir silkeleniyor ve yapmaları gerekenleri hatırlayıveriyorlar. Fakat etkisi kısa sürüyor. Bir süre sonra yine eski tas eski hamam devam ediyoruz. Yeni bir felaketle karşılaşıncaya kadar “boşversene, hiçbir şey olmaz” geleneğimiz kaldığı yerden hüküm sürmeye devam ediyor.
Neden? Biz neden boşvermişlik kültüründe debelenip duruyoruz? Neden yetkililerimizi görevlerini layıkıyla yapmaya mecbur bıraktıramıyoruz. Neden bunca olay yaşanıp dururken bir kişi bile utancından istifa etmeyi düşünmüyor? Bunun particilikle ilgisi olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Kural, kaide, yönetmelik ve prosedür gibi kavramlara toplum olarak uzağız. Kurallara uymamayı marifet sayan bir geleneğimiz var. Kurallara uyanı enayi olarak görüyor, kurallar koyana “yine iş çıkardı başımıza” diyoruz. Kültürümüze ve toplumumuza has olan davranış kalıplarımızın bu tür felaketlere davetiye çıkardığını görmemek işten değil. Fakat aşamadığımız bir duvar var. Neden hiçbir şey değişmiyor?
Toplumsal Felaket
Benim bu ülkedeki felaketlere üzülmekten ciğerim söndü. Hiç yoktan, pisi pisine, üç paralık basit bir yangın alarmı olsa hayatta kalabilecekken yok yere ölen onlarca insana üzülmekten yüreğim karardı. Göğsümde bir yumruyla geziyorum. Birçok vicdan sahibi insan gibi üzüntülüyüm ve duygularımın bittiği yerde büyük bir öfke barındırıyorum. İşini düzgün yapmayanlara karşı öfkeliyim, birçok vicdan ve akıl sahibi insan gibi.
Fakat gördüğüm kadarıyla biz bir grup insan, her felakette kendimizi içten içe yiyor, birlikteliğimizin cılız nefesiyle yetkililere bağırınıyor ve gücümüz yettiğince bir şeyleri değiştirmeye olan kararlılığımızı ifade etmeye çalışıyoruz. Peki, kalanlar ne yapıyor? Evet belki herkes üzülüyor ama kelimenin tam manasıyla geriye kalanlarımız ne yapıyor?
Ben haykırarak şunu söylemek istiyorum: memleketin herhangi bir köşesinde üç paralık bir yangın alarmı olmadığı için uykusunda büyüyen yangın nedeniyle hayatını kaybeden onlarca insanın olduğu bir ülkede, hiçbir şey olmamış gibi hayatın normal akışında devam etmesini ANLAYAMIYORUM. Hayat normal akışında devam etmemeli. Normal bir insan vicdanının, hayata kaldığı yerden devam etmesini mümkün kılabilecek denli nasırlaşabileceğini kabul edemiyorum.
Eğer toplumsal bir felakette yetkililerin ihmali söz konusuysa buna karşı yaptırım uygulatabilmek için toplumsal bir duyarlılık göstermeliyiz. Toplumsal bir duyarlılık için ise toplumsal bir vicdanımız olmalı. Hep beraber gülebilmeli, büyük bir felakete hep beraber yas tutabilmeliyiz. Sahi toplum neydi? Tasada ve kıvançta, kederde ve sevinçte, neşede ve hüzünde ortak duyguları paylaşmak değil miydi? Biz paylaşabiliyor muyuz?
Hayır! Yanı başında, 2 saat önce can pazarının yaşandığı o korkunç otelin hemen yanında, 1 yaşındaki bebeğini camdan atarak kurtarmayı düşünen, çocuklarını yaşatmak için çarşafları bağlayıp camlardan sarkıtan anne babaların can verdiği otelin hemen yanında, daha yangının dumanı tüterken kayak yapan insanlarla hangi tasada ortağız? Hangi toplumun fertleriyiz, AFAD’a, yorgun düşen itfaiye yetkililerinin dinlenmesi için otel odasını PARAYLA satmaya çalışan otel sahibiyle? Fiyatlar düşmüştür diyerek kayak rezervasyonu yapmaya çalışan kurnazla, ölüleri kızarmış piliç tırına koyup “yahu şu iğrenç görüntüyü de kapatıverelim” diyemeyen izansızla hangi duyguda beraberiz? Ya hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam eden insanımıza, insanlarımıza ne demeli? Hangi seviyeden bir vurdumduymazlık bu? Ne yaşadığımızı anlamayacak kadar izansız mısınız yoksa nasıl olsa biz de bir gün öleceğiz diyerek sıramız gelinceye kadar mahalle yanarken saçını tarayanlardan olma kararı mı aldınız?
Üzülüyoruz, kahroluyoruz, dövünüyoruz. Yetkilileri sorumluluklarını yerine getirmeye davet ediyoruz ama hiçbir şey değişmiyor. Nedeni açık: biz bir azınlığız. Böylesi korkunç bir olayda hayatın normal seyrinde akamayacağını anlatabilecek kadar kalabalık değiliz. Hayat, birçokları için olağan akışında devam ediyor. Çünkü biz tasada ve kıvançta duygu birlikteliği olan bir toplum değiliz. Ukraynalı rakip takımın oyuncuları Türklere ayıp olmasın diye gol sevinci yaşamaktan imtina ederken bizim toprağımızın çocukları gol sevincini koreografiyle kutlayacak kadar izansız. Biz hangi toplumun fertleriyiz?
Biz Toplum Değiliz
Ahmet Arslan Hocamdan alıntılayarak buraya aktarıyorum: “biz toplum değiliz, biz kabileyiz, biz mahalleyiz, geniş bir aileyiz, köyüz biz. Toplum şudur: Üyelerinin hem bireyselliği hem farklılığı hem bilinci olan, hem niçin bir araya geldiklerini bilen hem güçlerinin farkında olan, toplumu niye kurduklarını bilen ve bu bildikleri amaç uğruna da davranan insanlardan meydana gelen şeye toplum denir. Tekrar ediyorum, biz toplum değiliz. Biz en iyi tabirle cemaatiz. Toplum olmayınca kamu yoktur. İşte sorun bu kadar basit.”
Biz toplum değiliz, neden bir araya geldiğimizin farkında değiliz, gücümüzün bilincinde değiliz. Hocamın ifadesiyle hasbelkader bir araya gelmiş geniş bir aile veya kabileyiz. O yüzden bu felaketler kabilenin belli üyelerini ilgilendiren geriye kalanlarınsa umurunda olmayan münferit olaylar. Ortada toplumsal bir felaket yok, bu yüzden toplumsal farkındalık, dayanışma ve birliktelikten söz edilemez. Gücümüzün farkında olmadığımız için sorumluluğunu yerine getirmeyen pişkin siyasetçiler üzerlerinde yeterince baskı hissetmeden ortalarda gezinmeye devam edebiliyorlar.
Ateş düştüğü yeri yakıyor evet, bizler de, çayırda gezinen koyunlar gibi sıradaki ateşin ne tarafa düşeceğinden habersiz şekilde otlamaya, yaşamaya devam ediyoruz. Bir yerlerde birileri yok yere ölüyor, belki kafamızı kaldırıp oralarda neler olduğuna bir bakıyoruz ama hepsi bu. Sonra kaldığımız yerden otlamaya devam ediyoruz.
Utanmaz siyasetçiler, arsız yöneticiler, pişkin sorumlular falan ama hiçbir şeyin değişmemesinin altında yatan asıl sebep: bizim toplum değil, büyük bir sürü oluşumuz.

Yorum bırakın