Olağanüstü Zamanlar ve Olağan Sorgulamalar

Son zamanlarda en çok üzüldüğüm konu: beni geliştireceğini bildiğim şeylere yeterince zaman ayıramamak ve bunun yarattığı vicdan azabıyla yaşamaya mâhkum olmak. Bu durumun sebebiyse maalesef benim kontrolümde değil. Eğer elimde olsaydı zaten baş etmek için ne gerekiyorsa yapmaya yeltenirdim hızlıca.

Aslında bahsettiğim iç sıkıntısını Ahmet Hamdi Tanpınar daha 1961 yılında günlüğüne düştüğü şu notla enfes biçimde tariflemiş: “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor.

Hakikaten biz neden kendi işimizle, uğraşlarımızla ilgilenmek dururken; yaşama sevincimizi körükleyen hobilerimize vakit ayırmak yerine, şaşkınlıkla açılan ağızlarımız ve büyüyen gözlerimizle ülke meselelerini takip etmek zorunda kalıyoruz? Türkiye neden bize kendimizle ilgilenme fırsatını vermiyor?

Klasik deyimle, Kuzey Avrupa ülkelerinin 1 yılda deneyimlediği gündemi biz 1 günde tüketiyoruz. Aslında mesele tek başına bu değil bence. Türkiye her zaman hareketli gündem ülkesiydi zaten. Geriye dönüp baktığımda, tüm hayatımın Türkiye gündemini yakalamak denen uğraşla geçtiğini görüyorum. Biraz da hayata bakışım gereği kendimi bildiğim ve sorgulamaya başladığım yaşlardan itibaren bu böyle oldu. Son zamanlarda olansa, her geçen gün aşınan temel değerlerin, çürüyen kurumların ve yıpranan ilkelerin geride bıraktığı büyüyen boşluğun her birimizin tedirginliğini artırıyor oluşu. Bu tedirginlik; işe, kitaba ve yeni bir filmi ağız tadıyla izlemeye uzanan elimizin heyecanını azaltan yegane etmen. Olup bitenlere duyarsız kalamayan, sorgulayan kafalarda şekillenen hep aynı soru: Dışsal sebeplerle her geçen gün büyüyen bir iç sıkıntısıyla yaşamak ne kadar zormuş?

Artık ben sabah ayrı, öğlen ayrı, akşam ayrı bir gündem programı izlerken buluyorum kendimi. Aynı gündemi farklı açılardan inceleyen yorumcuları izlemeden rahat edemiyorum. Daha da ötesinde, acaba şimdi ne olacak diye, gelişen meseleleri hemen öğrenebilmek ve anında vakıf olabilmek için olayları canlı yayında takip ettiğim de oluyor. Ani gelişen bir olayı bir başkasından öğrenmenin mahcubiyetini yaşamamak için gündemi takip etme “görevi” ile yüklenmiş vaziyette yaşıyorum.

Şöyle bir kafamı çıkarıp dışarıdan vaziyete baktığım zaman gündemin kısır döngüsünde hapsolmuş, yeni şeyler öğrenmeden, yeni tatlar, yeni duygular, yeni bilgiler, yeni fikirler tanımadan geçen günler, haftalar ve aylar yaşıyorum. Oysa ki hayat böyle bir şey değil. Böyle olmaması gerektiğini biliyorum. Bu durumun sürdürülebilirliği de olmadığı aşikar.  

Bu bakış açısı bizi çok kilit bir sorgulamanın eşiğine getiriyor: Kişisel gelişimimizi önceleyerek ülkenin gündemini takip etmekte geride mi konumlanacağız? Yoksa ilkesel bir duruş ve vatanperverlikle gündemi önceleyerek hareket edip fikirsel bir duruş mu takınacağız?

20’li yaşlarımda hiç kuşkusuz fikirsel duruş benim için öncelikliydi. Şimdi 30’lu yaşlarımın ortasında genişlemiş tarihsel bakışımla, “buhran” sonrasında hayatta kalanların kişisel ve düşünsel sermayelerinin, “yeniden kalkınmanın” ana unsuru olduğunu düşünüyorum. Yani gerileme ve çöküş dönemlerinde, bu çöküşe karşı duracak olan cevval fikir savaşçılarına ne kadar ihtiyaç varsa, çöküş sonrasında yaşanılması kaçınılmaz olan “yeniden kalkınma” döneminde, kendini mesleğinde ve ilgilendiği özel alanda geliştirmiş olan yetkin kişilere de o kadar ihtiyaç vardır.

“Karanlığın en fazla arttığı an güneşin doğacağı zamandır.”

Tarihte hiçbir gerileme dönemi ilanihaye sürmemiştir. Her devirde, her toplumda; gerileme, çöküş, yeniden toparlanma ve yükseliş birbirini izleyen süreçler olarak sıralanmıştır. Hayatın, devinen dünyanın ve insanlığın kaçınılmaz olgusudur bu durum.

Dünya savaşları sırasında Avrupa’da milyonlarca insan birbirini boğazlarken; Heisenberg, Fermi, Meitner gibi zihinler savaşın bizzat mağdurları olmalarına rağmen bir köşeye çekilip sinerek hayata küsmediler veya birer siyasi nefer olarak savaşa soyunmayı seçmediler. En iyi bildikleri şeyi yapmayı seçtiler ve bilim yapmaya devam ederek o korkunç yılları geçirdiler. İnsanlığın en umutsuz, en korkunç yıllarında bile işlerini yapmaya devam eden bu insanların savaş sonrasındaki “yeniden toparlanma” dönemlerine sundukları katkı çok büyük oldu. Bilimsel gelişimin getirdiği teknolojik seviye, savaş sonrasında geride kalanların hayata yeniden tutunmalarını büyük ölçüde kolaylaştırdı.

Bugün her ne kadar dünya çapında bir savaşın eşiğinde olmasak da, bir gerileme döneminin içinde olduğumuz aşikar. Hatta bu gidişatı belki on yıllar sonra tarihçiler “21. Yüzyıl Buhranı” veya “Milenyum Buhranı” olarak bile isimlendirebilirler. Görüyoruz ki, hem ülkemiz hem dünya için işler hiç tahmin etmediğimiz ve istemediğimiz ölçüde kötüye doğru seyrediyor. Ancak biliyoruz ki, bu durum hep böyle sürmeyecek. Bir gün, hiçbirimizin farkında olmayacağı bir gün, aşağıya doğru seyreden tarihsel seyir, burnunu yukarı doğru kaldıracak. Biz o günün adını, o günden yıllar sonra koyabileceğiz.

O gün geldiğinde, buhran dönemini adanmışlık ve yüksek odaklanmayla kendini geliştirmeye adayan insanların eserleri ve yaptıklarına sarılacağız. Bugün en ön cephelerde geriye gidişin kavgasını veren cevval yürekler ne kadar azametli ve değerli görünüyorsa, o gün geldiğinde, hayatını bir köşede çalışarak ve geliştirerek geçiren zihinlerin de değeri ve önemi ortaya çıkacak.

Sözün özü ve kısası makbuldür diyerek bu yazıda bunca cümleyle ve fikir mühendisliğiyle irdelemeye çalıştığım durumu tek bir cümleyle özetleyen Atatürk’ün şu sözüyle bitireyim:

Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır.

Bende naçizane şu ana fikir özetiyle bu yazının ortaya koyduğu düşünceyi netlemek isterim: “Buhran zamanlarında yüreğiyle kavgaya giren de, geride durup işini yapmaya devam eden de toplumsal gelişime katkı sunar. Aslolan farkında olmak ve ayakta kalabilmektir.”

Yorum bırakın

oveka.net – Her hakkı saklıdır – 2025